31 Aralık 2010 Cuma

Bundesliga Türkleri 2010

2010 yılı, Bundesliga’da oynayan birçok Türk futbolcusu için oldukça başarılı geçti. Borussia Dortmund’ta oynayan Nuri Şahin zirve yaparken, Nürnberg’in iki genç oyuncusu İlkay Gündoğan ve Mehmet Ekici dikkat çekti, ancak en büyük süprizi belki de Wolfsburglu Tolga Ciğerci yaptı.

İşte Bundesliga’nın 2010 Türk Futbolcuları raporu:

Nuri Şahin (Borussia Dortmund): Teknik Direktör Jürgen Klopp’un gelmesiyle büyük bir çıkış yakalayan Nuri Şahin, geçen sezon üst düzey bir performans gösterdikten sonra, bu sezon iyice zirve yaptı. Sezon başlamadan „Bundesliga’nın en iyi 6 numarası olmak istiyorum“ açıklaması ile iddiali bir giriş yapan Nuri, ligin ilk yarısında sadece 6 numaraların değil, Bundesliga’nın en iyi oyuncusu olmayı başardı. Orta sahadaki partneri Sven Bender ile birlikte, lider Dortmund’un merkezinde oyunu hem defansif hemde ofansif anlamda yönlendiriyor, attığı önemli goller ile büyük katkı sağlıyor. Özellikle serbest vuruşlarında büyük gelişme gösteren Nuri, 2011’de de Jürgen Klopp’un en önemli kozu olacak. Merakla beklenen bir konu ise, Nuri’nin sezon sonunda neler yapacağı. Bayern Münih ile adı anılmaya başlayan Nuri’ye, İngiltere’den de teklifler olduğu söyleniyor. Özellikle Arsene Wenger’in yıllardır sıkı bir Nuri taraftarı olması, Arsenal’i devamlı gündeme getiriyor. Ancak Dortmund yönetimi de sözleşme uzatma konusunda iddialı.

Yasin Öztekin (Borussia Dortmund): Dortmund’un yeteneklerinden biri, ancak Jürgen Klopp’un henüz gözüne girmeyi başarmadı. Daha çok 4. ligde oynayan Dortmund II’nin kadrosunda yer alan Yasin’e sezon başında bazı teklifler gelmesine rağmen, transferi gerçekleşmedi. Hücum bölgesinde oynayan Yasin’in kısa vadeli kadroya girme şansı gözükmüyor. Kiralık gidebilir.

Burak Kaplan (Bayer Leverkusen): Galatasaray’da bir zamanlar oynayan Bruno Quadros’u hatırlattı bu sezon 20 yaşındaki Burak Kaplan. Yetenekli oyuncu, ligde hiç forma giyemezken, Europa League’de dört maçta görev aldı. Leverkusen Teknik Direktörü Jupp Heynckes’in önemle üzerinde durduğu Burak, yoğun rekabet savaşında henüz kendisine fazla yer bulamadı. Türk Ümit Milli Takımı oyuncusu olan Burak, Bayer Leverkusen’in yıllarca başvurduğu ve başarılı olduğu kiralık yönteminde takımından ayrılıp, oynayabileceği bir kulüpte oynaması gündemde. St. Pauli’nin, kanat oyuncusu ile ilgilendiği söyleniyor.

Hamit Altıntop (Bayern Münih): Sezon başında sözleşmesini bir yıl daha uzatan Hamit, hem sakatlık yüzünden hemde kadro rotasyonunda geri planda kaldığı için, yine çok fazla forma şansı bulamamıştı ilk etapta. Bayern’de artan sakatlıklar sonrası kadroya girmeyi başaran Milli oyuncu, her geçen hafta formunu arttırdı, ancak Franck Ribery ve Thomas Müller’in dönüşü ile yine yedekler arasında buldu kendisini. Teknik Direktör Louis van Gaal ile yıldızı bir türlü barışmayan Hamit’i, son haftalarda yine sakatlık durdurdu. Sezon sonunda sözleşmesi bitecek olan Hamit’in, geleceği ile ilgili planlaması merak konusu. Daha önce Türkiye transferine sıcak bıkmayan Hamit’in bu konuda fikir değiştirdiği, gelen iyi bir teklifte bunu değerlendirmeye alabileceği konuşuluyor. Ancak Avrupa piyasasında da halen iyi bir ismi olan Hamit’i İtalya ve İspanya’da isteyen kulüpler var. Devre arasında transfer ihtimali gözükmese de, sezon sonunda Hamit ile Bayern’in yolları ayrılacağı artık kesin gibi birşey.

Deniz Yılmaz (Bayern Münih): Türk Ümit Milli Takımı’nın yıldızı Deniz, Bayern’de patlamayı halen bekliyor. Alman kulübünün ikinci takımında banko oynayan forvet oyuncusu, Bundesliga kadrosuna bir türlü giremiyor. Bayern II Antrenörü Hermann Gerland’ın en sevdiği talebelerden biri olan Deniz, Louis van Gaal’ın tek forvetli sisteminde yedekler arasında bile yer bulması bir hayli zor. Ancak Bayern Münih’in bu duruma rağmen transfer konusunda olumsuz davranması, genç futbolcuyu çıkmasa sürüklüyor. İngiltere’den sezon başında ciddi teklifler alan Deniz’e transfer izni çıkmadı. Yine Türkiye’den özellikle Trabzonspor’un 21 yaşındaki futbolcu ile uzun zamandır ilgilendiği biliniyor. Sezon sonunda Bayern’deki durumu değişmez ise, Deniz Yılmaz, transferi için daha ısrarcı olması bekleniyor.

Ömer Toprak (SC Freiburg): Geçirdiği go kart kazası nedeniyle aylarca spordan uzak kalan Ömer, bu sezon Bundesliga’da tam bir dönüş yaşadı ve iyi bir sezon geçiren Freiburg’da takımın bankoları arasında yer alıyor. Ancak Ömer’in yıldızlaştığı dönemlerdeki formundan uzak olduğu bir gerçek. Almanya ile Türkiye arasındaki gurbetçi futbolcu savaşının en önemli isimlerinden biri olan Ömer’e halen iki ülke Federasyonu yoğun ilgi gösteriyor. Hatta Milli Takım Teknik Direktörü Güüs Hiddink, Ömer’i canlı olarak birkaç kez izledi. Ömer’in bu konudaki tavrı ise, oldukça şaşırtıcı ve günümüz futboluna değişik bir soluk getirmeye aday: „Su an gerçek formumdan öyle uzağım ki, ne Almanya ne de Türkiye Milli Takımı’nda forma giymeyi haketmiyorum.“

Halil Altıntop (Eintracht Frankfurt): Sezon başında Eintracht Frankfurt’da kızışan forvet savaşından şanslı bir şekilde sıyrılmayı başarmış bir isim Halil Altıntop. Tek forvet mevkii için Theofanis Gekas, İoannis Amanatidis ve Martin Fenin ile yarışan Halil’in imdadına Teknik Direktör Michael Skibbe yetişti. Türk oyuncuyu orta sahaya çeken Skibbe, Halil’in güçlü fiziğinden ve yoğun koşu potansiyelinden oldukça memnun. Frankfurt taraftarının gol beklentisi yüksek olsa da, Halil’in gerçek bir forvet olmadığı gerçeğini yavaş yavaş onlarda anlamaya başladı. Gelen birçok teklife rağmen, geçen sezonun ikinci yarısında kiralık olarak forma giydiği Frankfurt’da kalmayı tercih eden Halil, doğru karar verdiği görülüyor. Milli Takım’daki geleceği ise Guus Hiddink’in tavrına bağlı. Hollandalı hocanın, Frankfurt’da olduğu gibi Milli Takım’da da orta saha oyuncusu olan bir Halil Altıntop’u düşünürse, bu oyuncudan burada yararlanabilir.

Cenk Tosun (Eintracht Frankfurt): Almanya’nın en yetenekli forvetlerinden biri olan Cenk, Eintracht Frankfurt’un Bundesliga kadrosunda kendine yer bulamıyor. Tek forvetli sistemde Gekas, Amanatidis, Fenin ve Halil Altıntop’un ardından beşinci isim olan Cenk’in, devre arası yada en geç sezon sonunda kiralık olarak bir transferi söz konusu. Türkiye’den Gaziantepspor ve Galatasaray’ın ilgilendiği 20 yaşındaki oyuncuyu, Frankfurt kulübü daha çok gelecek için düşünüyor.

Ümit Korkmaz (Eintracht Frankfurt): 2008 Avrupa Şampiyonası yıldızı Ümit Korkmaz, Frankfurt’daki başarısız döneminin sonuna geldi. Devre arası transferine kesin gözüyle bakılan Ümit, Michael Skibbe’nin oyun sistemine uymuyor. Birçok sakatlık geçiren Ümit’e tekliflerin çok olduğu da söylenemez. Kariyerinin belki de en zor dönemini geçiyor.

Ramazan Özcan (1899 Hoffenheim): Geçtiğimiz sezonun ikinci yarısında Beşiktaş forması giyen Ramazan Özcan, geri döndüğü Hoffenheim’da da forma şansı bulamadı. Tom Starke, Daniel Haas ve Jens Grabl’in gerisinde dördüncü kaleci olan Ramazan, bu sezon iki maçta yedek soyundu. Büyük bir ihtimalle Avusturya’ya geri dönecek.

Tunay Torun (Hamburger SV): 2010 yılı Tunay için iyi başlasa da, 2010/2011 sezonu genç oyuncu için hiç de iyi geçmedi. Çapraz bağlarının kopması sonucu aylarca sahalardan uzak kalan Tunay, düzelme döneminden sonra kriz yaşayan Hamburg’da çok fazla forma şansı bulamadı. Sadece iki maçta görev alan Tunay, hala taraftarın gözdesi, ancak Tunay’ın forma rekabetinde geri planda kalması, futbolcuyu yeni arayışlar içine sürükleyebilir. Sezon sonunda sözleşmesi bitecek olan genç oyuncu ile Galatasaray ilgileniyor. Hem kanatlarda hem forvette oynayabilen Tunay, geçtiğimiz günlerde Milli Takım konusunda tercihini Türkiye’den yana kullandığını açıklamıştı.

İlkay Gündoğan (1. FC Nürnberg): Teknik Direktör Michael Oenning, Nürnberg’den ayrılalı bir hayli zaman geçse de, genç hocanın izleri Nürnberg’in kadrosunda bugün halen görülüyor. Genç bir takım kuran Oenning, Bochum’un altyapısından getirdiği İlkay Gündoğan, Bundesliga’nın en yetenekli isimlerin arasında yer alıyor. Geçen sezon başlayan yükselişini, bu sezon birkaç kademe yükseltebilen İlkay, transfer piyasasının da önemli yıldızlarından birtanesi. Sezon başında Leverkusen ve Hoffenheim’dan resmi teklifler alan orta saha oyuncusu, İngiliz devleri Manchester United ve Manchester City tarafından izleniyor. Özellikle ManUnited’in yakın zamanda ciddi bir teklif sunması bekleniyor. Ancak İlkay bütün bu gelişmelerin aksine Nürnberg’de kalıp, gelişmini devam ettirme düşüncesinde - hatta 2012 yılında bitecek olan sözleşmesini uzatmak için kulübüyle olumlu görüşmeler içerisinde. Almanya ve Türkiye’nin gurbetçi oyuncu yarısında Mesut Özil’den sonra en büyük savaş İlkay için yaşanacak gözüküyor. Almanya’nın bir adım önde olduğunu da belirtmek gerekiyor.

Mehmet Ekici (1. FC Nürnberg): Bayern Münih’ten sessizce Nürnberg’de kiralanan Mehmet Ekici, adeta büyük bir gürültü ile Bundesliga’nın gündemine oturdu. Yakın arkadaşı olan İlkay ile orta sahada oyunun yönünü belirleyen Mehmet, üstün oyun zekası, gelişmiş tekniği ve olumlu pas trafiği ile dikkat çekiyor. Bayern Münih Teknik Direktörü Louis van Gaal’ın gelecek sezon kadrosuna görmek istediği Mehmet, yeni Breno olma yolunda emin adımlar atıyor. Brezilyalı oyuncu, Mehmet gibi Bayern’den Nürnberg’e kiralanmış, başarılı olduktan sonra Bayern’de banko olmayı başarmıştı. İlk yarının son haftalarına doğru yorgunluk belirtileri gösteren Mehmet, çok kısa bir düşüş döneminden sonra tekrar kadroya girip, sezon başındaki formuna ulaştı.

Tolga Ciğerci (VfL Wolfsburg): Belki de Bundesliga Türklerinin en süpriz ismi; sezon başında bazı hazırlık maçlarında A takımda forma giyen Tolga, süpriz bir şekilde Steve McClaren tarafından ilk yarının son döneminde Bundesliga’da da süre almaya başladı ve hatta kadronun değişmez isimlerinden birtanesi oldu. Wolfsburg menajeri Dieter Hoeness, orta sahanın ortasında oynayan Tolga’ya profesyonel sözleşme imzalatıp, maaşında iyileştirme yaptı. Sportif krizde olan Wolfsburg’un parlayan tek ismi olan Tolga’nın, Wolfsburg’un gelecek yıllarda önemli bir kozu olmaya aday. Almanya U20 Milli Takımı’nda oynayan genç oyuncuyu, Türk yetkililer de uzun zamandır takip ediyor.

Onur Ayık (Werder Bremen): 20 yaşındaki hücum oyuncusu, sezon başında takımın yıldız adaylarından birtanesiydi, ancak Bremen Teknik Direktörü Thomas Schaaf, Onur’a sadece birkez Bundesliga’da forma verdi. Hugo Almeida’nın Beşiktaş’a transfer olması, Onur’un lehine bir gelişme olabilir. Yeni bir forvet transferi konusunda henüz kesin bir karara varamayan Bremen yönetimi, genç oyunculara şans verme kararı alırsa, bu Onur’in lehine bir gelişme olabilir. Ancak Genç Türk Milli Takımlarında oynayan Onur’un en üst seviyede oynaması için, biraz daha gelişme göstermesi gerekiyor.

Deniz Naki (St. Pauli): Bayer Leverkusen’den önce kiralanıp, sonra bonservisi ile transfer edildi. Bundesliga’ya çıkma yolunda, St. Pauli’nin önemli bir silahı olan Deniz, Bundesliga’da henüz istenilen başarıyı gösteremedi. Geçen sezonun kredisi ile ligin ilk haftalarında devamlı oynayan kanat oyuncusu, daha sonra formasını kaptırdı. Ligde henüz golü ve asisti yok, ayrıca disiplinsiz hareketleri ona pahalıya patladı. Son haftalarda bu yüzden kadrodisi bile kaldı, ancak Teknik Direktör Holger Stanışlawski, sevdiği bir talebesi olan Deniz’e yeni bir şans vermeye hazır.

Taner Yalçın (1. FC Köln): Galatasaray’ın gündeminde olan Taner, eski Teknik Direktör Zvonimir Soldo’nun göz bebeklerinden birtanesiydi. Sezonun başı kampının yıldızı olduktan sonra, Bundesliga’da da iyi bir başlangıç yapan Taner, daha sonra takımın kötü sonuçları ile beraber düşüş yaşadı. Teknik Direktör değişimi ise, en çok orta sahanın merkezinde görev alan oyuncuyu etkiledi. Frank Schaefer, altyapıdan tanıdığı Taner’i kadrosunda hiç düşünmedi ve bu durum, Taner’i yol ayrımına getirdi. Transferi için izin isteyen Almanya Ümit Milli Takımı oyuncusu, olumlu yanıt aldı. Köln, Borussia Dortmundlu Tamas Hajnal ile söz kesmesi, Taner’in gidiş yolunu iyice açtı. Devre arasında transfer olmaması süpriz olur.

Serdar Taşçı (VfB Stuttgart): 2010 yılı onun yılı değildi. Dünya Kupası’nda sadece üçüncülük maçında 20 saniye forma giyen Serdar, kulübü Stuttgart’ın kötü gidişatından çok etkilendi. Üç kez Teknik Direktör değiştiren Alman kulübünde, çok istikrarsız bir sezon geçiren oyuncuların başında Serdar Taşçı geliyor. Lig başlamadan Hamburg’a transferi gündeme gelen genç oyuncu, ilk etapta gitmek istemişti, ancak izin alamayınca Stuttgart’da kaldı. Yeni Teknik Direktör Bruno Labbadia ile yeni bir çıkış şansı var ama sezon sonunda bir hava değişimi, olasıkların arasında her geçen gün kuvvetleniyor.

Yazı ntvspor.net'te de yayınlanmıştır.

29 Aralık 2010 Çarşamba

Katar Pastası yiyen var mı?

Katarlı Pastacılar, 2022 Dünya Kupası'nın memleketlerine verilmesine çok sevinmiş olacak ki; tuhaf bir rekor kırmışlar.


Katar şeklindeki Pastanın verileri:
  • 7,96 x 3,89 Metre
  • 25 Pastacı
  • 1176 yapım süreci
  • Resmi görünce canı pasta çeken sayısız insan evladı

20 Aralık 2010 Pazartesi

Gomez'den saygı ve sevgilerle...

"Eski takımıma saygımdan dolayı ilk golümde sevinmek istemedim. Yinede bana küfür edildi, düşmanlık yapıldı. Saygıyı göremeyince, ikinci ve üçüncü golümde sevindim. Stuttgart'a küme mücadelesinde başarılar!"
(Eski takımı VfB Stuttgart'a 3 gol atan Bayern Münih forveti Mario Gomez'in maç sonu açıklaması)

19 Aralık 2010 Pazar

Noel Baba Halil

Hohoho...

25 Kasım 2010 Perşembe

Van Gaal, Beşiktaş’ın teknik direktörü olsa…

Yıldırım Demirören canlı yayında, Teknik Direktörü Bernd Schuster için "Bizi hiç dinlemiyor, kafasına göre hareket ediyor. Futbol, tek kişilik gövde gösterileri için doğru yer değil, onunla konuşacağım çok fazla birşey yok artık" açıklamaları ile gündeme oturuyor. Bernd Schuster bu açıklamalar üzerine ilk basın toplantısında "Hayal kırıklılığı yaşıyorum, Yıldırım Demirören’de insan olarak hüsran yaşadım" cevabını veriyor. Kulübün önde gidenleri olayın vehametini anlayıp, ikiliyi barıştırıyor ama Schuster dayanamayıp bir gün sonra canlı yayında "Başkan otoritemi zedeledi, bu çok ağır bir durum, hiç yakışmadı" diyerek olayı uzatıyor. Bitmedi. Schuster, bir basın toplantısında gelen soru üzerine, "Quaresma çok önemli bir oyuncumuz olabilir ama sözleşmesini uzatmazsa, satmamız lazım. Benim kulüplerim her zaman iyi para kazanmıştır" açıklamasını yapıyor. Bunu duyan Yıldırım Demirören "Başkan benim, yönetim biziz, kararları biz veririz, o Teknik Direktörlüğüne baksın" diyor. Ertesi gün de "umarım gelecek maçta yedek oyuncular oynar, sonuçta turu atladık" diye bir dilekte bulunur. Schuster, bunun üzerine "kusura bakmasın, Teknik Direktör benim, o Başkanlığına baksın" cevabını veriyor. Arada Schuster’in, Guti için "maçlara hiç kendini vermiyor, onun için bir hazırlık maçı tertipledim, sahada gezdi adam" demesi de gündeme bomba gibi düştü.

"Bu adam kafayı mı sıyırdı, neler uyduruyor böyle" diyenlerinizi duyuyorum. Haksız da sayılmazsınız ilk bakışta ama yukarda olanların hepsi yaşandı. Ne eksik, ne fazla – bunlar oldu. Sadece isimler farklı; Yıldırım Demirören’in yerine Bayern Münih Başkanları Uli Hoeness ve Karl-Heinz Rummenigge’yi düşünün, Bernd Schuster’in yerine Louis van Gaal’i, Quaresma’nın yerine Bastian Schweinsteiger’i ve Guti yerine Franck Ribery’yi. Açık konuşalım; Beşiktaş’ta yukarda yazdıklarımın yarısı yaşansa, Bernd Schuster şu an İspanya’daki evinde oturup tatil yapıyordu, Beşiktaş ise çoktan yeni bir Teknik Direktör ile yoluna devam ediyor olacaktı. Gazetelerimiz, Televizyonlarımız, İnternet portallarımız başka birşey konuşmayacaktı. "Nasıl olurda, bir Teknik Direktör, Başkanı ve yönetimi hakkında böyle konuşabilir" diye yazılan yazılar ve konuşmalar birbirini kovalardı. 107 yıllık Beşiktaş’a yapılan saygısızlık olarak algılanırdı bazıları tarafından.

Almanya’da durum çok farklı değil, bu olayları herkes konuşuyor, Rummenigge, Hoeness ve Van Gaal arasındaki gövde gösterisi gündemin bir numarası ama Louis van Gaal hala görevinin başında, oysa bu kavgalar dışında futbol takımında da işler iyi gitmiyor. Van Gaal’e yol vermek icin ideal bir ortam var ama tam aksine sözleşmesi daha yeni uzatıldı. Bizde ise Schuster’in "burada 60’li yılların futbolu oynanıyor" açıklaması yüzünden adamın adeta kellesi isteniyor. Schuster eleştirilerin sadece bununla sınırlı olmadığını biliyorum tabii ki, ancak bir zihniyet farkının ortaya konması adına Bayern Münih’te yaşananlar önemli bir örnek.

Dünya’nın, futbolu en iyi bilen yönetimine sahip olan Bayern Münih, istikrarlı bir başarı için, efsanelerine yapılan saldırıları bile gözardı edip, büyük sorunlar yaşadığı bir Teknik Adam ile yoluna devam edebiliyor. Kamuoyunda da "bu adamı gönderin, Bayern Münih’in büyüklüğünü öğrenemedi, gitsin Hollanda’da lale toplasın" diyen hiç kimse olmadı. Bizde ise Frank Rijkaard’tan sonra Bernd Schuster’i yeme operasyonu istikrarlı bir şekilde devam ediyor ve zannediyorum ki bunu isteyenler bir müddet sonra başarılı olacak. Beşiktaş yönetiminin, Schuster’in futbol takımıyla ilgili düşüncelerini bilemiyorum, bu yüzden bir değişikliğe giderse, futbolun dinamikleri içinde bunu üzülerek kabulleneceğiz. Ancak Schuster’in açıklamaları nedeniyle bir tasarrufları olacaksa, diyecek sözlerimiz olur. Schuster’in sivri dilli, etrafını umursamaz, hatta biraz da anarjist bir yapıya sahip olduğunu bilmeliydiler.

Bu açıdan Schuster’in, Van Gaal’den bir farkı yok. Sadece Van Gaal kişiliğini daha az bastırabilmiş, aykırı tavırlarını kulübündeki geleceğini bile göze alarak sürdürmüş. Ne kadar yöneticileri ile arası açılsada, eskisi gibi Uli Hoeness ile her cuma şarap partisi yapamasada, görevi konusunda bir korku yaşamıyor, baş kaldırışı yüzünden kamuoyundan tepki toplamıyor ve geleceği ile ilgili tehlike sadece ve sadece sportif açıdan yaşayabilir. Schuster ise uzun zaman hoş mesajlar vermeye çalışsa da, bir müddet sonra patlaması sadece an meselesiydi. Ancak bu yüzden onu idam şehbaşına kaldırmak, doğru bir yaklaşım değil. Umarim Beşiktaş yönetimi de bunlara kulak vermez.

Frank Rijkaard çok sessiz, Luis Aragones çok despot, Christoph Daum çok bilmiş, Schuster çok konuşuyor ve bunların hiçbiri doğru değil. Artık bir karar versek? Neyi istiyoruz? Nasıl bir Teknik Adam istiyoruz? Hayal edilen Teknik Direktörü tipinin gerçeği var mı? Bir an için Louis van Gaal’ın Türkiye’ye geldiğini hayal edelim, geçmişte teklif almadı da değil (Galatasaray); burada bir devrim yapabileceğinden eminim, Türk Futboluna bugüne kadar görülmemiş başarılar ve düzen getireceğinden emin olduğum gibi ama emin olduğum bir konu daha var; bu Van Gaal’e Türkiye’de kimse dayanamaz. Schuster gibi bazı gerçekleri yüzümüze söyleyeceği için…

10 Kasım 2010 Çarşamba

Robert

Tam bir yıl oldu. Robert Enke'nin ani ve acı vedasının ardından tam bir yıl geçti ama o acıyı, dün olmuş gibi, hala taze yaşıyoruz. Çok fazla söze gerek yok, sadece futbolda ve spor dünyasında herşeyin görüldüğü gibi olmadığının acı bir ispatına şahit olduk. Enke'nin intiharı sonrası boşluğa düşen Hannover 96, geçen sezon az kalsın küme düşüyordu. Kaptan Altın Lala'nın sözleri ürpertici: "Sahada olduğumuz zaman, kalenin önünde Robert'in tabutunu görüyorduk..."

7 Kasım 2010 Pazar

Yenilgiye rağmen: Galatasaray iyi yolda

Peşinen söyleyelim; Galatasaray’ın, Trabzonspor deplasmanında yenilmesi süpriz değil. Karaları bağlamaya yol açan bir sonuç hiç değil. Galatasaray,ligin en iyi takımı Trabzonspor’a yenildi. Şenol Güneş, Trabzonspor’u büyük takım yapma yolunda değil, çünkü hedefe varmış durumda. Trabzonspor tam anlamıyla bir takım. Geçtiğimiz haftalarda olduğu gibi sadece güle oynaya sonuca gitmeyi değil, kötü oynadıkları bir maçta da sabır göstererek sonuca gitmesini biliyorlar. Trabzonspor’un en iyi oyuncusu kimdi diye fikir yürütsek, bir ismi zor buluruz. Başarının sırrı da bu. Trabzon hak ettiği liderlik koltuğuna oturdu. Üç İstanbulluyu da yenerek hemde – hiçbirşey tesadüf değil.

Bu akşamın tesadüfü pozisyon bulamayan Trabzonspor’un golü bulmasıydı, o da „canlı bomba“ Servet Çetin’in tesadüf olmayan hatasıydı. Frank Rijkaard’ın sabote edildiği iddialarında hep Servet’in ismi vardı. Delikanlı anadolu çocuğu Servet’in böyle küstahça bir eylemin içinde olmadığına adım gibi eminim. Sakat sakat bile oynayan bir adamın Teknik Direktörünü bile bile sabote edeceğine ihtimal vermem mümkün değil. Ama bir gerçek var ki; Servet’in sabote ettiği kişi ta kendisidir. Çok iyi oynadığı maçlarda bile büyük bir hata yapma potansiyeli üst seviyede. Trabzonspor’un ilk golü öncesinde „topu rakiple birlikte kornere taşıyayım“ düşüncesi, Servet’in bolca başvurduğu bir yöntem. Bunu bazen yeri olmadığı durumlarda da yapıyor ve cezayı Trabzonspor gibi kesenler oluyor.

Galatasaray, en az bir puanı hak ettiği bir maçtan puansız döndü ve yeni liderin 10 puan gerisine düştü. Daha ligin 11. haftasında „şampiyonluk gitti mi“ endişesi yersiz. Her hafta bir takımı yüceltip, diğerini yerin dibine sokuyoruz. Her hafta başka bir favori çıkıyor ortaya. Ligin ne kadar kısa vadeli bir yapıya sahip olduğunun göstergesi.

Ayrica Galatasaray’ın şampiyonluk konusunda havlu atacak bir görüntü içinde değil. Gheorghe Hagi, Teknik Direktörlük dönüşündeki ilk 3 maç fikstürü oldukça ağırdı. Galatasaray sadece 4 puan almış olabilir ama oyunu ile bazı mesajlar verdi, hatta iyi yolda olduğunu hissettirdi. Galatasaray, özellikle defansif oyunda iyileşme gösteriyor. Fenerbahçe ve Trabzonspor’un güçlü ofans ekiplerini durdurmayı başardı, bu iki takım nerdeyse doğru dürüst pozisyon bulamadı. Hagi’nin, eski Teknik Direktörü Mircea Lucescu’dan bazı esintiler sunduğu maçlar izledik. Galatasaray’ın bu sorunlu döneminde de bu doğru bir seçim.

Galatasaray’ın hücumda çok fazla varlık göstermediği de doğrudur, ancak Arda Turan ve Milan Baros gibi en önemli ofansif silahlarınızdan yoksun çıktığınız bir maçta şuursuzca hücum oynamak ne kadar mantıklı olabilirdi? Galatasaray, Hagi yönetiminde oynadığı üç maçta da doğruyu oynadı, bu üç maçın ikisinde de istediği sonucu aldı.

24 Ekim 2010 Pazar

0:0 kazanmak

Ne kadar başta Volkan Demirel olmak üzere birçok Fenerbahçeli, Galatasaray’ın beraberliğe sevinmesine tuhaf bir şekilde kınaye yapsa da, sarı kırmızılı takımın Kadıköy’den puan çıkarmasına, sevinmesi kadar doğal birşey yok. Bir hafta boyunca Teknik Direktör arayışları, sabotaj iddiaları ve yıldız oyuncuların sakatlığı ile büyük sıkıntılar yaşayan Galatasaray’ın, puan dışında maçın önemli bir bölümünde olumlu bir futbol oynaması, moral motivasyon yükseltme adına önemli gelişmeler.

Galatasaray 11. yılında da, Şükrü Saracoğlu Stadı’nda üç puan alamasada, o kadar kaostan sonra aldığı puanla adeta 0:0 kazanmış gibi oldu. Geçtiğimiz haftalarda yokları oynayan birçok futbolcunun, Gheorghe Hagi’nin ilk maçında bu kadar iyi oynaması, Frank Rijkaard’ın tercümanı Mustafa Yücedağ’ın sözlerini akıllara getiriyor. Bunlar sadece komplo teorisi mi yoksa gerçeklik payı varmı bilemiyorum, bu konuda kanıtı olmayanın çok iddialı konuşması da çok sağlıklı değil.

Ancak gerçek olan birşey var ki, hafta boyunca derbi için konuşulanların, hatta dalga geçmeye kadar varan yakıştırmaların, karakter sahibi insanlara artı motivasyon sağlamak için yeterli olmasıdır. Zannediyorum Kadıköy’de bazı şeylere tepki gösteren bir Galatasaray takımı vardı. Hagi’nin, genel bir Teknik Direktör değişimi sonrası gelen reaksiyon dışında, ne kadar katkısı var, mutlaka tartışmaya açıktır. Hem Hagi'nin, hemde Tugay Kerimoğlu'nun saha kenarında verdiği görüntü Galatasaray adına güzeldi. Bu ikilinin, Rijkaard’ın küstürdüğü futbolcuları kazanması, olumlu bir hamle.

En başta Elano’daki azim ve takıma sahip çıkışı, onu yeni bir transfer haline getirdi. Aynı şekilde Juan Pablo Pino’nun alışık olmadığı bir mevkide oynaması yine takıma olumlu yansıdı. Birde Lorik Cana’yı konuşmak gerekiyor tabii ki. Galatasaray’ın olmazsa olması bir oyuncu, oyun zekası ve mücadele gücü üst düzeyde. Galatasaray için 24 Ekim 2010 günü herşey olumlu gözüküyor, ancak hala bulunduğu kötü durumdan çıkması için devamını getirmek zorunda. Yoksa 0:0 kazanmak da, olumlu yansımayacaktır.

Son olarak olumlu olan birşeyi daha getirmek gerekiyor; yıllardır derbilerdeki çirkin görüntüler sonrası, bu pazar akşamı özlediğimiz bir tablo vardı. Ne kadar anonsla tezahürat yapma eylemi tuhaf olsa da, Fenerbahçe ve Galatasaraylı taraftarların performansını da kutlamak gerekiyor.

21 Ekim 2010 Perşembe

Neye karar verdiniz?

Galatasaray Spor Kulübünü iletişim konusunda başarılı bulmuyorum. Basın ile ilişkilerde kulübün tavrı uzun zamandır – en azından biz basın mensupları için – çok memnun edici değil. Örneğin bir Galatasaray muhabiri, basit bir antrenman haberini bile yapamıyor, çünkü antrenmanı izleyemiyor. Resmi sitesinde yer alan ve herkesin elde edebileceği idman raporundan haberdar oluyor o gün kimin sakat, kimin sağlam olduğundan. Galatasaray’ın, bu dış dünyaya kapalı yapısına rağmen Teknik Direktör arayışını ve bu konudaki inanılmaz başarısızlığını nasıl oldu da bu kadar basın ile iç içe yaşadı, bu da cidden bir tez konusu.

Galatasaray’ı takip eden muhabirler ve gazeteciler sağolsun Adnan Polat, Adnan Sezgin, Mustafa Yalçındağ, Fatih Terim ve Hakan Şükür gibi isimlerin attığı her adımdan haberdar olduk, hatta görüşme masalarında konuşulanlardan detaylarına kadar bilgi sahibi olduk.

Oysa resmi olarak Galatasaray’ın açıkladığı ya da açıklamadığı tek birşey vardı. “Biz bazı kararlar aldık ama ne olduğunu şimdi açıklamayacağız” demişti Sayın Mehmet Helvacı Pazartesi akşamı. En azından Frank Rijkaard’ın gideceğini anlamıştı herkes, ki öyle de oldu. Bir de çoğul konuşulduğu için Adnan Sezgin konusunda bir tasarruf bekledi kamuoyu – ya da Rijkaard’ı yarı yolda bırakan futbolcular hakkında bazı kararlar alındı – bunları bilmiyoruz. Ama acı bir şey var ki, -sanki- o gün Galatasaray yönetimi de neye karar verdiğini bilmiyordu.

Hakan Şükür’e üç günde üç ayrı görev teklif etmek, Hikmet Karaman, Gheorghe Hagi, Fatih Terim, Christoph Daum ve sonra yine Hagi’ye gitmek ama bu arada Şükür ile bağları koparmak, bir kararın değil, bir plansızlığın göstergesi. Malesef yönetim kurulu toplantısından sızan çok fazla bilgi yoktu, sızmaması da normal ama o gün orada verilen kararların ne olduğunu çok merak ediyorum. Eğer cidden bazı kararlar verildiyse, uygulaması gerçekten son 2, 3 günde yaşanan talihsiz görüntü olduğu gibi miydi?

Bir ara olup bitenler o kadar birbirine girdi ki, öyle karmaşık bir hal aldı ki bu Teknik Direktör/Sportif Direktör arayışı içinde, Galatasaray’ın tekrar Frank Rijkaard’a teklif götüreceğine inanmaya başladım. Olmaz demeyin, Thomas Doll resmen kovulduktan iki gün sonra Gençlerbirliği’nde tekrar antrenmana katıldı. Son birkaç günün acı tecrübesini göze alarak, Galatasaray’ın artık Hagi ile yollarına devam edeceğinden emin olabiliriz. Hagi’nin nasıl bir tercih olduğuna dair çok fazla fikir yürütmek istemiyorum. En azından Galatasaray’ı ve Süper Lig’i tanıyan bir isim – bu da etraftaki yorumlara bakınca sanki Türkiye’de çalışmak için ilk ve tek kriter olmuş gibi.

Galataaray yönetimi taraftarın da istediği bir ismi getirse de, bu kriz yönetimindeki görüntüsü ile sınıfta kalmıştır. Kararlı bir görüntü verip, aslında ne kadar kararsız ve plansız olduğunu göz önüne sermiştir ve en kötüsü, günü kurtarmak için yapılan Teknik Direktör değişiminde kısa vadeli öyle bir kaosa yol açmıştır ki, uzun vadeli bile bazı tahribatları düzeltmek zor olacaktır. Galatasaray’ın kurulduğu dönemin kutlandığı şu günlerdeki büyük resim üzücü.

FRANK RİJKAARD’A VEDA

Ne kadar Ali Sami Yen Stadı’nda Frank Rijkaard’ın istifası istense de, bir grup taraftar tahminen Cuma günü Türkiye’den ayrılacak olan Frank Rijkaard’a bir veda süprizi yapmak istiyor. Genelde yüzlerce ile karşıdıklarımızı yanlız göndersek de, Türkiye’ye yeni bir soluk getiren Rijkaard’a güzel bir veda organize edilsin. Bizde bu konuda vesile olalım ve bilgi için linkleri verelim: http://bit.ly/9xDtGX

Yazı ntvspor.net'de yayınlanmıştır.

16 Ekim 2010 Cumartesi

Mario Gomez, Oxford ve Louis

İbrahim Tatlıses'in gündemini takip etmem açıkçası. Şarkılarını bile çok fazla dinlediğim söylenemez ama özellikle bazı eski şarkıları hafızamda yerini alıyor. Birde şu ünlü "Urfa'da Oxford vardı da, biz mi okumadık" sözünü hatırlarım arada bir. Bugünde o günlerden biriydi, Bayern Münihin golcüsü Mario Gomez sebep oldu buna. Hannover 96'ya attığı üç golden sonra onu tebrik eden ve daha önce nerelerde olduğunu soran muhabire "daha önce oynadım da, gol atmak için fırsatım mı oldu" sorusuyla karşılık verdi. İçine İbrahim Tatlıses kaçmış Gomez haklıydı; sıkı bir Miroslav Klose ve İvica Oliç hayranı olan Louis van Gaal, "onu ben transfer etmedim" dediği Mario Gomez'e yedek kulübesine kombine bilet almak kaldı. Ancak hem Klose'nin, hemde Oliç'in sakatlığı, 35 Milyon Euro'ya Bayern'e gelen Gomez'e ilk onbir yolunu açtı. Bayern Münih kariyerinde hiç maça sonradan dahil olup gol atamayan Gomez'i ısrarla joker olarak kullanan Louis van Gaal, Gomez'in attığı üç gol sonrası da artık bazı şeyleri fark etmiştir. Geçen sezon da ilk 11'de oynadığı sürece gol yollarında etkili olan Gomez, attığı 10 gol ile en golcü Bayern forveti olmuştu ama ne hikmetse bir müddet sonra yine Klose ve Oliç'e yerini bıraktı. Gomez'in Oxford'u ilk onbir, oynatırsan karşılığını alırsın, sevgili Louis. Sezon başından beri yedek kalan Gomez'in, Hannover maçında attığı üç gol ile Bayern Münih'in bu sezon attığı gollerin bir anda %38'ine imza atması da ilginç bir detay oldu.

4 Ekim 2010 Pazartesi

Halil Altıntop SPOX.com'a konuştu: "Almanya'ya süpriz yapabiliriz!"

Bundesliga kulüplerinden Eintracht Frankfurt’da top koşturan Milli oyuncu Halil Altıntop, SPOX.com’a özel açıklamalarda bulundu. Halil, 8 Ekim’de Almanya ile oynanacak Euro 2012 eleme maçı ile ilgili konuşurken, Mesut Özil ve Almanya’daki Türk oyuncuların Milli Takım seçimi hakkında da yorumlarda bulundu.

Halil Altıntop’un SPOX.com’a açıklamaları:

Türk Milli Takımı’nın, Almanya’ya karşı kazanma şansı: „Kazanmak için gücümüz var ama galip gelmek için, o gün herşeyin çok iyi gitmesi gerekiyor. Almanya Milli Takımı, maçın kesin favorisi, Euro 2008’den daha orturmuş bir kadrosu var ve daha iyiler. Kolay bir maç olmayacak ama Almanya’ya süpriz yapabiliriz.“

Almanya’daki Türklerin heyecanı: „Almanya’da yaşayan Türkler için olağanüstü bir maç ve herkes çok sevinçli. Ancak Almanlar için de önemli bir maç. Birçok Türk arkadaşları var, en azından hergün Döner almaya gittikleri Dönerciler var. Kardeşim Hamit ile de bu maçı tabii ki devamlı konuşuyoruz.“

Mesut Özil’in Türkiye’ye karşı oynaması: „Ne hissettiğini biraz tahmin edebiliyorum, bende onun gibi Almanya’da doğup büyüdüm. Ama yinede ne yaşadığını tahmin etmek güç, çünkü hiç bu duruma düşmedim. Mutlaka çok değişik duygular içerisindedir.“

Kendi Milli Takım tercihi: „Bugün olsa yine aynı kararı verirdim. Türkiye formasını giymek gurur verici ve oynadığım zaman herşeyimi veriyorum, sadece bir kaç dakika için olsa bile. Ancak 210 üzerinde Bundesliga maçı oynamış biri olarak, neden daha fazla tercih edilmediğimi bende bilmiyorum. Nuri Şahin ile birlikte belki bazen soğukkanlı yaklaşıyoruz olaylara. Türkiye’de daha duygusal bir yapı var.“

Genç Türklerin Almanya’yı tercih etmesi: „Bu oyuncular karar verirken neleri hesaba katıyor bilemiyorum ama Almanya Milli Takımı’nda oynayan bir oyuncunun, futbol piyasasında daha değerli olduğunu söylemek lazım. Mesut Özil, Türk Milli Takımı oyuncusu olarak bu kadar hızlı Real Madrid’e transfer olabilir miydi? Yeteneği tartışma konusu değil, sadece Almanya ve Brezilya gibi ülkeler futbolda birçok başarı elde etti ve futbolcuları daha çok tercih ediliyor. Bu da tercih konusunda bir etken olabilir.“

Türkiye’nin Almanya ile birlikte Euro 2012’e katılması: „En güzeli bu olur. 2010 Dünya Kupası’na biz gitmedik. Bende Almanya maçlarını takip edip, onların heyecanını paylaştım. Kız arkadaşım Alman ve bu yüzden Almanya ile ortak noktam fazla.“

Türkiye’ye transferi: „Birçok teklif alıyorum ve İstanbul’da bir derbi maçını yaşamak bana çok cazip geliyor. Ancak özellikle bir Türk olarak üst düzey bir ligde oynama şansınız varsa, bunu kullanmak zorundasınız. Futbolumuzu bu ileriye taşıyacaktır, bunu gençlere de tavsiye ediyorum devamlı. Bosna’ya bakın; bütün Milli oyuncuları Avrupa’nın önemli liglerinde oynuyor.“

Schweinsteiger’siz Almanya


Joachim Löw’e „hangi oyuncun sakatlanmasın“ diye – kabul edelim ki saçma olan - bir soru sorsanız, ilk önce tuhaf bir bakış atar ama zorlasanız mutlaka „Bastian Schweinsteiger“ diye cevap verir. Bu Bayern Teknik Direktörü Louis van Gaal için de geçerli. Geçen yılların sol açığı Schweinsteiger, Euro 2008’den beri hem Milli Takım’da hemde kulübünde merkeze alınıp, bambaşka bir oyun karakterine büründü.

Dilimizden eksik etmediğimiz oyunu iki yönlü oynayan oyuncunun prototipi Schweinsteiger’dir. Bundesliga’da geçen sezon topa en çok sahip olan futbolcu olmuştu Schweinsteiger (ikinci sırayı Nuri Şahin aldı bu arada). Bayern ve Milli Takım hücuma kalktığında ilk topa Schweinsteiger’e gelir, oyun ve topun yönünü o belirler oldu. Michael Ballack’ın Milli Takım’da tartışılmadığı günlerde bile Schweinsteiger çok daha önemli bir oyuncu olmuştu.

Euro 2012 Eleme Grubu’nda karşılaşacağımız Almanya, grubun gidişatı açısından çok önemli olan Türkiye maçına Schweinsteiger’den yoksun çıkacak. Sakatlığı nedeniyle hem Türkiye, hemde Kazakistan maçlarında yok. İnanıyorum ki, Bayern Teknik Direktörü Louis van Gaal bu zorlu dönemde, Schweinsteiger’in en azından Bayern maçlarına yetişmesi için dua ediyordur.

Löw ise yeni arayışların içine girmek zorunda. Schweinsteiger’in birebir bir yedeğinin olmadığını peşinen söylemek gerekiyor. Löw’de sakatlanan Schweinsteiger’in yerine yeni bir oyuncuyu da davet etmedi kadroya. Schweinsteiger’in yerine oynayacak oyuncuyu mevcut kadrodan bulacak. Ön plana üç aday çıkıyor. Bunlara bir göz atalım…

Toni Kroos: En yakın gözüken aday Bayern Münih’in genç oyuncusu Kroos. 2010 Dünya Kupası’nda İspanya maçı öncesi Sami Khedira’nın sakatlığı söz konusuyken, Löw’un adayı Kroos olmuştu. Ancak Khedira’nın düzelmesinden sonra, Kroos yine ofansif bölgede yerini aldı. Kroos’da Schweinsteiger gibi kanatlarda ön plana çıkan ama ilersi için merkez oyuncusu olarak görülen bir oyuncu. Oyun zekası üst düzeyde, ofansif anlamda Bundesliga’nın en yetenekli oyuncularından birtanesi. Oyunu okuma yeteneği Mesut Özil’in de önünde. Ancak defansif anlamda bu kadar güçlü olmaması şu an için bir handikap. Schweinsteiger’in yerine oynarsa, yanındaki Sami Khedira’nın defansif oyunda yükü bir hayli fazla olacak.

Christian Träsch: Löw’un en sevdiği öğrencilerin arasında. „Ne iş olsa yaparım abi“ gillerden. VfB Stuttgart ve Milli Takım’da oynamadığı mevki nerdeyse yok. Sağ bek ve defansif orta saha tercih ettiği bölgeler. 2010 Dünya Kupası öncesi amatör bir takım ile yapılan hazırlık maçında sakatlanmasaydı, Güney Afrika’ya kesin olarak gidiyordu ve oynama şansı yüksekti. Kroos’un aksine defansif becerileri yüksek. Ofansif anlamda potansiyeli olsa da, bazen cesaret eksikliği nedeniyle kendini gösteremiyor. Mücadeleci bir oyuncu, Emre Belözoğlu ve Mehmet Aurelio’ya cevap verebilecek bir yapısı var. Löw, Türkiye karşısında daha defansif bir yapıyı tercih ederse, oynama şansı yükselir.

Heiko Westermann: Asıl görevi stoper olsa da, özellikle Schalke’de orta sahada oynadığı birçok maç oldu. Ancak o da Träsch gibi daha çok defansif yönleri güçlü bir oyuncu. Oyun kurma konusunda becerikli olduğu söylenemez. Yeni transfer olduğu Hamburg’da hazırlık maçlarında orta sahada denense de, sezona stoper olarak başladı ve orada devam ediyor. Löw’un sevdiği bir oyuncu, duran toplarda da her zaman çok tehlikeli ve kritik gollere imza atmıştır. Ancak Schweinsteiger’in yokluğunda, Westermann’ı oynatmak, oyun merkezini geriye çekme anlamına geliyor ve özellikle Almanya’daki maçlarda Löw’un bu denli köklü bir format değişikliğine gitmesi süpriz olur.

Alman kamuoyu, Schweinsteiger’in yokluğunda Werder Bremenli Torsten Frings’in çağrılması konusunda baskı yapsa da, Löw, tecrübeli oyuncuyu kesinlikle düşünmüyor. Tempolu bir futbol öngören Löw, Frings’in oyun hızını düşük buluyor. Bu yüzden de, yukardaki adaylardan en ağır basanı Kroos olduğunu söylemek lazım.

Yazı, NTV Spor'da yayınlanmıştır.

25 Eylül 2010 Cumartesi

St. Pauli Tribünü

St. Pauli, Dortmund'u ağırlıyor. Görüntüdeki, Millerntor Stadı dışında bir gecekondu değil, stadın tam içinden güzel bir manzara...

22 Eylül 2010 Çarşamba

Nürnbergli İlkay, Mehmet ve sınırsız SMS Paketi

Nürnberg sezon başında Türk oyuncuların sayısını üçe çıkardı. İki sezon önce Bochum’un altyapısından gelen Güngör Kaya ve İlkay Gündoğan’dan sonra, sezon başında Bayern Münih’ten Mehmet Ekici kiralandı. İki Türk oyuncu Mehmet ve İlkay kısa zamanda arkadaşlarını ilerletmişler. İlkay’ın SPOX’a verdiği röportajda, „ilk üç hafta aynı evde kaldık ama o şimdi kendine ev tuttu. Cidden özlüyorum bazen“ sözleriyle arkadaşlıklarını anlatıyor. Ama ikili birbirine hasret kalmamak için çözümü de bulmuş. İlkay: „İkimizde sınırsız SMS Paketi ısmarladık, artık istediğimiz kadar mesajlaşabiliyoruz.“

Sezon başında Leverkusen ve Hoffenheim’dan ciddi teklifler alan İlkay şimdilik Nürnberg’de kalmak istiyor. Başka önemli bir karar ise Milli Takım seçimi. Almanya Ümit Milli Takımı’nda oynayan İlkay, Türkiye lehine bir karar vermeyi düşünmüyor. „Almanya’da doğup büyüdüm, bu dili konuşuyorum ve açıkçası Alman gibi hissediyorum kendimi. Ayrıca Alman Federasyonunun bana verdiği değer hoşuma gidiyor. Bu konuda birşey değişmedikçe, kararım kesin.“

17 Eylül 2010 Cuma

Roberto Hilbert SPOX.com’a konuştu

Beşiktaş’ın yeni transferi Roberto Hilbert SPOX.com’a özel bir röportaj verdi. Alman oyuncu Beşiktaş’a gelişi, Pazar günü oynanacak Fenerbahçe derbisi ve İstanbul’daki hayatı ile ilgili konuştu. Hilbert ayrıca Beşiktaş’tan gönderilme gibi bir tehlikenin hiç olmadığını söyledi.

Roberto Hilbert’in açıklamaları:

Fenerbahçe Derbisi: „Baskıdan çok sevinç hissediyorum bu derbi öncesi. Televizyondan izleyerek yada başkasından dinleyerek değil, derbinin bir parçası olmak beni sevindiriyor. Avrupa’nın en önemli derbilerinden birtanesi. İki takımın durumu itibariyle favori biziz. Ancak Fenerbahçe’nin de çok güçlü bir kadrosu var ve küçümseme şansımız yok.“
Kendi durumu: „Bernd Schuster her oyuncusuna oynama fırsatı vermeye çalışıyor. Guti, Quaresma, Nihat, Ernst ve Aurelio gibi çok önemli oyuncularımız var. Rotasyon oluyor devamlı, bu yüzden her maçta oynamamak doğal. Tabii ki her maçta forma giyme gibi bir hedefim var ama Ligde, Kupada ve Avrupa Ligi’nde oynama fırsatı buluyorum. Kendi egomu ön plana almak istemiyorum. Bana ihtiyaç duyulduğu zaman, mücadelemi vereceğim.

İstanbul’daki hayatı: „Fink ve Ernst gibi Alman oyuncuların olması tabii ki işimi kolaylaştırdı ama bende çabuk uyum sağladım. Sadece şehire değil, mantaliteye de ayak uydurmak zorundasınız. Tatile gittiğiniz zaman da, önce herşey farklı geliyor insan. Ailem ve ben uyum sağlayabiliyoruz her yere ve hiçbir problemimiz olmadı. İstanbul çok güzel bir şehir, çok güzel yerler var. Ama burada kadar insanın olduğu beni şaşırttı. Ayrıca çok trafik var.

Beşiktaş Taraftarı: „İmkanı olan herkese İstanbul’a gelip bir maçı canlı izlemesini tavsiye ediyorum. Özellikle bizim İnönü Stadı’nda muhteşem bir atmosfer var. Taraftarlar çok heyecanlı. Kendilerini tamamiyle takımlarına veriyorlar. Beni İstanbul’da karşılamaları da tek kelimeyle inanılmazdı. Buradaki mantaliteyi çok iyi yansıttı.

Yabancı sınırlaması sorunları ve Hilbert’ın durumu: „Futbolda çok spekülasyon yapılıyor, bu konuda da öyle oldu. Ben endişeye düşmedim hiçbir zaman ve bu konu da hiç gündeme gelmedi, Beşiktaş’ta benimle ilgili bunlar konuşulmadı.“

Bundesliga’ya dönüş planları: „Ben artık İstanbul’dayım ve benim kulübüm Beşiktaş. Hedeflerimiz çok büyük ve bende bu hedefler için tüm enerjimi harcamak istiyorum. Beşiktaş’ta üç yıllık sözleşmem var ve bu sözleşmeyi hemen yine dönmek için imzalamadım.“

Stuttgart’tan ayrılma sebebi: „Son dönemlerde bazı şeyler iyi gitmedi. Bunların sebebini açıkça bilmiyorum ve bu saatten sonra birşey de değiştiremem. Beşiktaş’a gelerek hem sportif olarak hemde kişisel olarak kendimi geliştirmek istedim. Ailem ve benim için yeni bir hayat başladı ve bu önemli bir deneyim.

Almanya – Türkiye Milli Maçı: „Türkiye Milli Takımı’nı takip ettiğim kadarıyla, kesinlikle küçümsenmeyecek bir takım. Ağustos ayında Romanya’ya karşı statta canlı da izledim. Çok kaliteli bir takım olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca maçın Berlin’de olması da bir avantaj. Türk taraftarlarını tanıyorum artık ve orada da çok ateşli bir grup olacaktır.

Röportajın Linki: TIKLA

7 Eylül 2010 Salı

Nuri Şahin olmak...

Belki bu yazının doğru zamanı şimdi değil, belki bir ay sonra oynanacak olan Almanya – Türkiye maçı daha uygun bir zaman olabilirdi, çünkü Nuri Şahin’i anlatırken, Nuri Şahin’i konuşurken, bu iki ülkeyi merkeze alıp, birşeyleri paylaşmak zorundasınız. Nuri o maç öncesi ve sonrası yine çok konuşulacak ve özellikle çok konuşacaktır. „Nuri, sen Almanya’da doğup büyüdün ama Türk Milli Takımı’nda forma giyiyorsun, duyguların nedir“ sorusu sıkça gelecektir, Nuri de saygısından ötürü, en az 1.200 kez cevapladığı bu soruyu yine cevaplayacaktır.

Oysa bu çocuğu böyle gazı kaçmış sorular ile meşgul etmeyip, çok daha farklı konularda fikrini sormak lazım. Mesela „Bundesliga’nın en köklü kulüplerinden birinde genç yaşına rağmen tartışmasız lider olup ve bazen de kaptan olmana rağmen, neredeyse her hafta Bundesliga’nın en iyi 11’i karmasına seçilmene rağmen, nasıl olurda Milli Takım’da çoğu zaman yok sayılıyorsun? Neden Kazakistan maçında bile ilk 18 kişilik kadroya alınmıyorsun?“ soruları çok mu art niyetli olur?

Ya da şöyle mi sorsak acaba? „Nuri, daha henüz 16 yaşındayken, seni üç takım istiyordu: Almanya, Türkiye ve Arsenal. Sen Türkiye’yi seçtin. Pişman mısın?“ Nuri bu soruya kamuoyunda mutlaka „hayır, pişman değilim“ cevabını verecektir. Saygısından. Ama gerçek düşünceleri? Bircok meslektaşının aksine yetenekleri sadece futbol ile sınırlı olmayan, çok zeki olmasıyla tanınan Nuri’nin, onun aksine Almanya’yı tercih eden Mesut Özil ve Sami Khedira’nın kariyerini yakından takip ediyordur. Bu ikilinin kısa zamanda, önce Almanya Milli Takımı’nda oynayıp, sonra da Real Madrid’e transfer oluşlarını doğru yorumlamıştır.

Onları kıskandığını zannetmiyorum, sonuçta Nuri’nin de zamanında birçok seçeneği vardı ve bugünkü görüntüsü ile Milli Takımı sıçrama tahtası olarak kullanmadan yine iyi bir kulübe transfer olma şansına sahip. Ama bir Milli Takım tercihinin ne kadar önemli olduğunu, sadece vatan, millet, sakarya ve „ailem böyle istedi“ ile sınırlandırmayacak kadar etkili olduğunu, Mesut/Khedira/Nuri örnekleri gösteriyor. Bundesliga kariyeri, hem Mesut hem de Khedira’dan daha uzun soluklu ve başarılı olan Nuri, seçtiği Milli Takım’da en verimli döneminde bile hiçe sayılırken, diğerleri Dünya’nın en iyi kulübüne transfer olabiliyor.

Borussia Dortmund Teknik Direktörü Jürgen Klopp, sahadaki sağ kolu Nuri hakkında „açıkçası neyi kötü yaptığını bilmiyorum, inanımaz bir oyuncu“ sözlerini rahatlıkla kullanabiliyor. Futbol yorumcularımızın ağızlarından düşüremediği ve Xavi ile örneklendirdikleri „oyunu iki yönlü oynayan oyuncu“nun yerli örneği Nuri Şahin’dir ama Bundesliga’da geçen sezon Bastıan Schweinsteiger’den sonra topa en çok sahip olan orta oyuncusu Nuri, Milli Takım’da dışarda kalırken, iki senedir piyasada olmayan ve en son İspanya’nın ikinci liginde kayıplara karışan Mehmet Aurelio, hiç dakika almadan Milli Takımın banko oyuncusu olabiliyor.

Nuri’nin yaşadığı bu olay, „sen bi çekil, abin gelsin“ muamelesinden başka birşey değildir. Hiç kimse Nuri’nin dilemasını teknik, taktik sebeplere açıklayamaz. Lobi sözcüğünü burada kullanmak yanlış olmaz sanki. Nuri’nin dert ortaklarını saymakta da sakınca yok; Halil Altıntop’un dramı da ortada. Milli Takımın her döneminde tercih edilmeyen bir isim oldu ve bu saatten sonra bunun değişeceğine inanmak güç. Nuri ve Halil gibilerin tek umudu, Guus Hiddink’in ısınma turlarından sonra, etrafındaki insanların etkisinden kurtulup, kendi iradasiyle kendi kadrosunu, kendi fikirleri doğrultusunda, seçmesi olasığıdır.

Nuri Şahin henüz 22 yaşında. Umuyorum ki, birgün hakettiği ilgiyi ve alakayı görecek. Bunu başardığı gün, biz de Mesut Özil gibilerin Türkiye’yi tercih etmesinde tekrar iddialı olabiliriz. Bu durum değişmedikçe, onları, bizi tercih etmeyerek, başka takımlarda elde ettikleri başarılar için alkışlamak ile yetinmek zorundayız...

Yazıya burdan da ulaşabilirsiniz: NTVSPOR.net

6 Eylül 2010 Pazartesi

Bir derbi boykotu: Dortmundlular, Schalke'ye gitmiyor

Schalke'deki maddi sıkıntılar aylardır konuşuluyor. Kulübün borcu bir hayli yüksek ve bu nedenle Schalke'nin denetleme kurulu, Felix Magath'a transfer için bütçe ayırmamıştı. Magath bunun üzerine istifa bile etmeyi düşündü, Beşiktaş, Leipzig gibi kulüplerle flirt etti. Alman hoca sonunda istediğini aldı ve Raul, Huntelaar, Juardado, Deac gibi isimleri kadrosuna kattı. Eğer Wolfsburg izin verseydi, bugün Misimoviç de, Galatasaray'a değil, Schalke'ye gidecekti. Alınanların maliyeti yüksek oyuncuların olması, bazı soru işaretleri peşinden getirdi. Geçtiğimiz aylarda "iflas" kelimesinin bile telaffüz bir ortamda, Schalke'de bu isimler bir çırpıda nasıl transfer edildi? Kaynağın nasıl yaratıldığı konusunda bazı (pek tatmin edici olmayan) açıklamalar yapılsa da, transferler ilk etkisini gösterdi. Schalke bilet fiyatlarını yüzde 50'ye kadar yükseltti. Schalke taraftarı da isyanda, rakip takımların taraftarları da. Hatta iki hafta sonra oynanacak Schalke - Dortmund derbisi için, Dortmund taraftarı boykot kararı bile aldı. Bu boykota destek verenlerin başında Dortmund'un Teknik Direktörü Jurgen Klopp var: "Taraftarımızın, oraya gitmeyip Huntelaar'ı finanse etmek istememesini doğru buluyorum". Dortmund menajeri Hans-Joachim Watzke de "bilet fiyatı politikası Schalke'nin işi ama ben taraftarımızı anlıyorum. Takımımız da yanlız bırakıldığını hissetmeyecektir" diyor. Schalke taraftarının da bir hamlesi bekleniyor önümüzdeki günlerde...

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Kaptanın Gözyaşları



Bayern Münih, kayıp çocuklar derneğine destek olma amacıyla Real Madrid öncesi taraftarına seslendi. Üç çocuk babası olan Kaptan Mark van Bommel ise 1996'dan beri kayıp olan Debbie için gözyaşı döktü.

13 Ağustos 2010 Cuma

33 yıl sonra gelen jübile maçı

Bayern Münih geçen sezonun başında Louis van Gaal’i Münıh’e getirmeden, Hollandalı Teknik Adamın namı yayılmıştı Almanya’da. Teknik, taktik, oyuncu seçiminden önce van Gaal’in basin ile arasının ne kadar iyi (!) olduğu anlatıldı ve Hollandalı, konuşulanları ispatlarcasına daha ilk günden Alman basınını karşısına almıştı ve bu tavır ikinci yılında da değişmedi. Beğenmediği her soruya (beğendiği bir soru da yoktur aslında) tepkisi, sorana „ben ne yaptım“ dedirtten cinsten. Ama hakkını yemiyelim, van Gaal çoğu meslektaşına karşın çok renkli bir kişilik ve en azından tabiri yerindeyse kıvırmadığına inandırdı insanları.

Bu yüzden „Franz Beckenbauer’e yarın veda maçı yapılıyor, ne diyorsunuz Beckenbauer hakkında“ sorusuna verdiği cevap süpriz olmadı. „Açıkçası Bayern’e gelmeden önce Beckenbauer hakkında bazı düşüncelerim vardı, ama onları açmaya gerek yok. Ancak buraya geldiğim ilk dönemde kulübün, üyeleri ile buluştuğu bir toplantıda, Beckenbauer’in Bayern serüvenini anlatan bir sunum vardı ve o gün bu adamın kulüp için neler yaptığını iyice gördüm. Sadece oyuncu olarak değil, hem Teknik Direktör olarak, hem Başkan olarak. Franz, büyük bir adam!“

O büyük adama Bayern Münih 33 yıllık bir gecikmeyle jübile maçı düzenliyor. Cuma akşamı Allianz Arena’daki rakip Real Madrid olacak. Florentino Perez’in bu maç için yapılan daveti saniyesinde kabul ettiği söyleniyor. Bayern taraftarları da Kaiser’i, yanı İmparator’u, yanlız bırakmayacaklar. Haftalar öncesinden 69 bin bilet tükendi. Başkanlığı Uli Hoeness’e devredip, Onursal Başkan olarak hayatına devam eden Beckenbauer ise kendi jübile maçını tribünden izleyip, kazanan takıma kendi adını taşıyan kupayı verecek.

Bayern’e, Real Madrid’den transfer olan Arjen Robben’in „Bayern Münih hem bir Dünya hemde bir Aile kulübü“ dediğinde, ne demek istediği, bu jübile maçı ile daha iyi anlaşılıyor. Avrupa’nın en zengin kulüplerinden biri olmasına rağmen, 300’den fazla çalışanı ve büyük bir holding haline gelmesine rağmen, öz değerlerine hala çok büyük önem veriyor. Kulübün yapısı bir aile şirketini andırıyor. En üst kademedeki Beckenbauer, Hoeness ve Rummenigge’nin dışındaki isimlere bakınca, herşey anlaşılıyor.

Kulüp danışmanlığını efsane Paul Breitner görev yapıyor, kulübün medya departmanında ise oğlu Max Breitner görevli. Bayern’in ikinci takımında yardımcı antrenörlük yapan Gerd Müller, minik takımda yine antrenörlük yapan Björn Andersson, geçen senelere kadar kulübün içinde olan Sepp Maier ve Mehmet Scholl yine Münih’in efsane isimleri. Bayern’in uzun yıllar kalem, kağıt, silgi gibi ürünlerin tedarikcisi eski ön liberosu Georg Schwarzenbeck’di. Şimdilerde babasının Münih’in göbeğindeki kücük kırtasiyesini devralan kızı Susanne devam ediyor. Fanshop’ların başında eski libero Hansı Pflügler var. Taraftar gruplarıdan sorumlu görevli ise Bayern’in ve Beşiktaş’ın eski kalecisi Raimond Aumann.

Bütün bu isimlerin Allianz Arena’da her zaman toplandığını ve yarınki maçta da olacağını da hatırlatmak lazım. Beckenbauer’e veda özel bir gece olacak. 33 yıl önce Bayern’deki kariyerine nokta koyup, o zamanların efsane kulübü New York Cosmos’a giden Beckenbauer’e herhangi bir tören yapılmamıştı. „Bu Bayern gibi bir kulübe yakışmadı. Ne pahası olursa olsun bunu Franz için yapmalıydık“ diyor Bayern patronu Karl-Heinz Rummenigge.

Bütün bunları yazarken, bizim kulüplerin jübile konusunda ne kadar sorunlar yaşadığını ve efsanelerini küstürdüklerini hatırladım. Ama Beckenbauer örneği de gösteriyor ki; hiçbirşey için geç kalınmış değil. Büyük isimleri onore etmek için hala vakit var.

12 Ağustos 2010 Perşembe

Süper Lig Puan Durumu Hesaplayıcısı 2010/2011

Şampiyon kim olacak? Avrupa Ligine kim gidecek? Hangi takımlar küme düşecek? Bunların cevabını şimdiden siz verin ve SPOX'un hazırladığı puan durumu hesaplayıcısı ile bütün sezonu oynayın - birinci haftadan, son haftaya kadar!

8 Ağustos 2010 Pazar

"Düğünüme Schweinsteiger geldi!"

Cumartesi günü Almanya'nin Augsburg şehrinde düğünü olan Nina ve Peter Engels çiftinin özel bir misafiri vardı - en azından düğün resimlerinde. Süper Kupa finali öncesi şehir içinde tur atan Bayernli oyunculardan Bastian Schweinsteiger, düğün halkını görüp, resim çektirme esnasında aralarına karışmış. Ortaya da bu görüntü çıktı.

3 Ağustos 2010 Salı

Robben 2 ay yok, Van Gaal ne zaman patlayacak?

Bayern Münih'de Dünya Kupası kabusu yaşanıyor. Alman oyuncular + final oynayan Mark van Bommel ve Arjen Robben daha pazartesi günü antrenmanlara başladı. Ancak Robben için hazırlık dönemi daha başlamadan bitti. Baldırındaki sakatlığı nedeniyle 2 ay yok, sporcuların meleği Müller-Wohlfarth'ın yaptığı muayene sonrası ortaya çıkan sonuç bu.

Soru şimdi şu; Louis van Gaal sıkıntıdan ne zaman patlayacak? Franck Ribery'nin de sakatlıktan yeni çıkması ve koşulara henüz başlaması, ayrı bir dert. Ribery'nin başka konularda da gündeme geldiğini ve bu konuda hala sıkıntılı olduğunu unutmamak lazım. "O çok büyük Ribery'yi halen göremedim" diyen van Gaal'in de Fransıza hala ısınamadığı ortada.

Dünya Kupası'ndan geç dönen oyuncular ve Ribery bir kenara, Daniel van Buyten, Breno ve Hamit Altıntop'un sakatlıkları da var. Durum o kadar vahim ki, son hazırlık maçlarında kondisyoner Marcelo Martins bile oynamak zorunda kaldı, İkinci takımdan takviye de, 3. Lig'in başlaması nedeniyle zorlaştı. Bayern Münih II'de de yedek kaleci forvet olarak oynadı hafta sonu.

Yaklaşık 2 hafta sonra başlayacak sezon öncesi Bayern'de sıkıntılar bir hayli fazla. Artık ilk devre için nerdeyse "en az hasarla bitirelim" gözüyle bakılıyor. Bayern'in transfer yapmaması ve bu konuda herhangi bir girişimin olmayacağı da ayrı bir konu. Gideceği kesin gözüyle bakılan bazı oyuncular (Jose Ernesto Sosa) en azından devre arasına kadar kalabilir.

Not: Van Gaal şimdilik sessiz ama kulüpten ilk sert açıklamalar gelmeye başladı.

Kulüp doktoru Müller-Wohlfarth: "Robben'in sakatlığı çok ciddi. Böyle bir sakatlığa rağmen, oyuncuyu Dünya Kupası'nda oynatmak büyük sorumsuzluk. Yardım teklif ettim ama bu hıç kabul edilmedi."

Kulüp Başkanı Karl-Heinz Rummenigge: "Sadece üzgün değil, aynı zamanda çok kızgınız. Oyuncumuzu verdik, olan bize oldu." Rummenigge FİFA'ya başvurduklarını açıkladı.

27 Temmuz 2010 Salı

Bayern'in Bankoları: Diego Contento ve Holger Badstuber

Bayern Münih iki sezon önce olduğu gibi transfer dönemini yine boş geçecek. Kiradan geri dönen Toni Kroos ve Breno, bir de altyapıdan yükselen ve takımın yeni kaleci yedeği olan Thomas Kraft dışında yeni isimler yok kadroda. Benficalı Fabio Coentrao'yu çok istediler, yüksek bonservis bedeli nedeniyle vazgeçildi. Ajax'lı Gregory van der Wiel ise hem pahalı, hemde sağ bek olduğu için cazip gelmedi. Bayern'in yeni dönemi ile ilgili önümüzdeki günlerde daha uzun bir analiz yazacağım, ancak önemli bir, iki gelişmeyi şimdiden paylaşmak lazım. Transfer yapılmadığı için, içerden bazı seçeneklere başvuracaklar. Özellikle solbekte Diego Contento dönemi tamamiyle başlayacak. Geçen sezon birçok maçta oynayan Contento, şimdi sezon başı itibariyle yerini garantiledi. Geçen sezon olduğu gibi yine yerini garantileyen başka bir isim Holger Badstuber oldu. Louis van Gaal'in "stoperlerden biri sol ayaklı olacak" kriterine sadece Badstuber'in uyması, onu eşsiz kılıyor. Solbekte kötü deneyimleri nedeniyle, orada oynama şansı yok artık. Bu durumda Badstuber'in yanında yine Daniel van Buyten ve Martin Demichelis yarışacak. Sakatlığı düzelmesi durumunda bunlara Breno da katılacak. Peşin olarak söyleyelim; bu yarışın galibi Van Buyten olmazsa, büyük süpriz olur. Demichelis'in bazen fazla rahat olması ve dikkatinin dağılması, Van Gaal'in disiplin yapısına uymuyor. Van Buyten, Demichelis'ten daha iyi bir oyuncu olmamasına rağmen, daha istikrarlı olması, onu avantajlı kılıyor. Defans bölgesinde soru işareti olmayan tek bölge sağ taraf: Philipp Lahm'i kesecek biri yok, Bayern yönetimi, Görlitz ve Lell gibi iki yedeğini de gönderdi. Lahm sakatlanırsa, ilk aday Hamit olur.

8 Temmuz 2010 Perşembe

Raphael Honigstein'ın "Lorik Cana" Yorumu

Raphael Honigstein çok beğendiğim bir gazeteci. 15 yıldır Londra'da yaşıyor, "Guardian" ve "BBC" de yorumculuk yapıyor. Premier League esnasında her hafta SPOX.com'da da İngiltere ligi hakkında yazıyor. Cana hakkında bilgi toplarken, geçtiğimiz sezonun öncesindeki Honigstein'ın, "Premier League'in en iyi 10 transferi" makalesini buldum. İlk sırada Galatasaray'ın bugün transfer ettiği, o zamanlar Sunderland'ın Marsilya'dan aldığı Lorik Cana var. Yazının başlığı "Arnavut canavarı herkesi gölgede bırakıyor".

Honigstein'ın yorumu:

"Lorik Cana (Sunderland, 6,5 Milyon Euro): Bu da kim? Haklı bir soru, ama kim olduğunu öğrenmek uzun sürmeyecek. Arnavut oyuncu tam bir canavar, süpürücü, oyun kurucu, lider ve gerekirse aynı anda bir stoper. France Football İngiltere muhabiri Philippe Auclair'in demesine göre "yeteneğine bakarak, bonservisi bedeli şaka gibi". 26 yaşındaki Cana liderlik vasıfları nedeniyle Marsilya'nın kaptanıydı ve Sunderland'in ilk maçından önce de Steve Bruce'dan pazubandı kaptı. Premier League için inanılmaz bir hareket - ama Cana da inanılmaz iyi bir oyuncu."

6 Temmuz 2010 Salı

Keita transferi: En azından sezon başında sattılar

Hedefe doğru koşarken, Fernando Meira satılmıştı, Hamburg maçında Harry Kewell stoper oynadı. Hedefe doğru koşarken, Shabani Nonda satılmıştı, Galatasaray, Atletico Madrid maçlarında forvetsiz oynadı. Meira'da sorun paraydı, futbolcuların alacakları ödendi. Nonda'da sorun sakatlıktı. Bu sefer Nonda'nin kankası Abdul Kader Keita satıldı. Sorun neydi? Büyük ihtimal yine para. Galatasaray geçen sezon yaptığı transferleri "Şampiyonlar Ligi'ne katılırız" hesabı üzerine yaptı, yani kesin olmayan bir gelirle bütçe hazırladı. Çarsı, ev, hesap üçgeni tutmayınca, eldeki para eden adamlar teker teker gidiyor. Keita'yı satmakla doğru bir iş mi yaptılar? Taraftarın en sevdiği, Galatasaray futboluna en çok renk katan adamı göndermek sorusuna, sportif açıdan ne cevap verilir, bilemiyorum. İki açıdan transfere olumlu bakmak lazım. Birincisi 7,5 Milyon'a aldığın adamı, Şampiyonlar Ligi'ne katılmadan, 8 küsüre satabiliyorsun, hemde peşin. Kampanyasız. İkincisi ise bu sefer para eden oyuncuları sezonun ortasında, en lazım olduğu dönemlerde değil, sezonun başında satabildiler. Başarı hanesine yazalım mı bunu? İyi niyetliyim bugün; yazalım...

Lahm vs. Ballack | Almanya karıştı

Almanların, İspanya maçı öncesi canı sıkılmış olacak ki, yine ortalığı karıştırdılar. Michael Ballack'ın sakatlığı sonrası kaptanlığa getirilen Philipp Lahm, kaptan olduğu günlerde yaptığı "Dünya Kupası'ndan sonra kaptan yine Michael Ballack'tır" açıklamasından sonra, dün BİLD'e söyledikleri ile "patron benim" mesajı verdi. "Kaptan kalmak istiyorum, bu görevi yaparken mutluluk yaşıyorum. Niye kendi isteğimle bu kaptanlığı bırakayım ki?" sözleri, sakat olan ve Dünya Kupası'ndan sonra takıma dönmesi beklenen Ballack'ı hedef aldı. "Ballack bu takıma lazım mı?" sorusuna Lahm'ın "bunun cevabını evet yada hayır vermem döğru olmaz" sözleri fazlasıyla manidar. Sakatlığına rağmen Almanya Milli Takımı'nda bulunan ve takıma destek vermeye çalışan Ballack, bu gelişmelerden sonra sakatlığını bahane ederek kampı terk etti."Sakatlığımin iyileşme süreci beklediğimden iyi gidiyor, ancak rehabilitasyon için gerekli şartları burada bulamıyorum." Ballack, Lüksemburg'in yolunu tuttu. Dünya Kupası'nın sonuna kadar takımla beraber kalması bekleniyordu. Lahm'in BİLD'e verdiği röportaj, Alman Futbol Federasyonun'dan izinsiz yapılmış. Lahm aynı hareketi daha önce Bayern Münih'te, Süddeutsche Zeitung'da kendi takım arkadaşlarını yerden yere vurarak yapmıştı. Bunların arkasında menajeri Roman Grill var. Kendi oyuncularının daha çok gündemde olmasını istiyor.

4 Temmuz 2010 Pazar

Almanya - Arjantin ve Messi'nin kuzeni

Resimde, 1860 Münih'in futbolcuları var. Oynadıkları bir hazırlık maçı sonrası Almanya - Arjantin maçını izliyorlar ve haliyle mutlular. Aralarında tek mutsuz olan biri var - en ön sırada; Emanuel Biancucchi: Lionel Messi'nin öz kuzeni ve 1860'in oyun kurucusu...

Schalke'nin Raul tercihi

Babasının yaşadığı Puerto Rico'da tatil yapıp, ülkesine dönen Schalke Teknik Direktörü ve Sportif Direktörü Felix Magath'in ilk işi Schalke'nın yönetimine basın yoluyla sataşmak olmuştu geçtiğimiz günlerde. Şampiyonlar Ligi'ne doğrudan katılma hakkına rağmen, Schalke yönetimi, Magath'a yeterli bir transfer bütçesi vermek istemedi. Bununla yetinmeyip, Magath'a "kadroda kücülmeye git" talimatı bile verildi. Magath ise "30 Milyon Euro bütçe isterim" diyerek, hem hodri meydan dedi, hemde istifayı göze aldı. Bir ara Beşiktaş ve 4. Lig kulübü RB Leipzig ile adı geçti, Leipzig ile görüşmeler bile yaptı. Magath, kulübün patronu Clemens Tönnies ile yaptığı görüşmeden sonra kalmaya karar verdi, ancak transfer konusunda hala bir hamle yapamadı. Bu durum önümüzdeki günlerde değişecek gibi.

Schalke, Real Madrid'li Raul ile görüşmelere başladı. Magath oyuncu ile görüstüklerini doğruladı. Yıllık 4 Milyon Euro civarında bir teklif yapıldığı konuşuluyor. Magath'ın demesine göre Raul, İngiltere'den gelen teklifleri de değerlendiriyor, ancak Schalke'nin Raul'ü alması ilginç ve Bundesliga adına değişik bir hamle olur. Almanlar transfer işini son yıllarda gerçekten iyi yapmaya başladı. Lig Federasyonu'nun sıkı lisans denetimi nedeniyle, kulüpler riskli transferlerden uzak duruyor. Raul transferi ne derece risk taşır bilemiyorum ama sportif açıdan mantıklı bir hamle olur. Kevin Kuranyi ve Halil Altıntop'un ayrılmasından sonra forvet hattı için yeni isimler arayan Magath'ın elinde şu an Jefferson Farfan, Erik Jendrisek ve genç bir, iki isim daha var. Şampiyonlar Ligi için yetersiz olduğu aşikar. Raul ikna edilirse, Christoph Metzelder'den sonra Real Madrid'den, Schalke'ye giden ikinci oyuncu olur.

2 Temmuz 2010 Cuma

Ronaldo, Güney Afrika'da!

Yoksa o değil mi?

Mehmet Ekici

Bundesliga'nın son şampiyonu Bayern Münih'in genç yeteneklerinden Mehmet Ekici, 2011 yılına kadar Bundesliga kulüplerinden 1. FC Nürnberg'e kiralandı. Bayern Münih'in altyapısında yetişen Mehmet, Louis van Gaal'in gelmesiyle birlikte, sıkça Bayern'in A takımı kadrosunda yer aldı, ancak Mark van Bommel, Bastian Schweinsteiger ve Anatoly Tymoshchuk gibi oyuncuların varlığı nedeniyle forma şansı bulamadı.

Bayern'de sene başında profesiyonel sözleşme imzalayan Mehmet'in, kiralanması için daha önceden girişimlerde bulunan Bayern, Türk oyuncunun forma şansı bulabileceği bir kulüp aradı. Bayern ile iyi ilişkiler içinde olduğu Nürnberg kulübü geçmişte bircok kez yaptığı gibi yine Bayern Münihli bir oyuncuyu kiraladı.

Özellikle Louis van Gaal'in çok beğendiği ve önümüzdeki yıllar için umutlu olduğu Mehmet, Nürnberg'de iyi bir form yakalaması halinde, 2011/2012 sezonunda Bayern'deki forma savaşının içinde bulunabilir. O dönemde Mark van Bommel'in Almanya'daki kariyerine noktayı koyma ihtimali, Mehmet Ekici'nın aynı mevkide oynaması itibariyle forma şansını yükseltiyor. 20 yaşındaki futbolcunun Bayern Münih'te 2012 yılına kadar sözleşmesi bulunuyor.

Almanya Ümit Milli Takımlarında görev alan Mehmet, şimdilik Almanya Milli Takımını tercih etmiş durumda.

27 Haziran 2010 Pazar

Almanya 4-1 Ingiltere | Şerefli mağlubiyet

Markus Merk’i hatırlıyor musunuz? Almanya’nın en iyi hakemlerinden bir tanesiydi birkaç yıl öncesine kadar. Artık hayatına dış doktoru olarak devam ediyor. Hakemliği bıraktı. Epeydir görmüyordum Merk’i; bugün bir Alman kanalında, bir programa katılana kadar. Almanya formasıyla gelmiş, Almanya’nın favori olduğunu söylüyordu. Haliyle Jorge Larrionda nasıl bir hakem“ diye bir soru da geldi. Merk öve öve bitiremedi „müthiş bir hakem, müthiş bir insan, sahaya çok hakim, futbolcularla iletişimi çok iyi“ diye anlatıyordu.

Larrionda iyi hakem, kabul de, hesaba onun yardımcılarını katamadık. İngiltere’nin verilmeyen golü tarihe geçecek bir skandaldır, Wembley golüyle de herhangi bir alakası yoktur. 1966’da tartışalacak bir durum vardı, ama bu sefer yok. Çizgiyi yarım metre geçen bir top, Erman Toroğlu’nun tuvalet kağıdını bile gerektirmeyen bir pozisyon.

2-2’yi bulan İngilizler daha bir moralli devam edecekti maça. Uruguaylılar, İngiltere’yi feci şekilde yedi ve İngilizler mağlubiyeti bu karara bağlıyorsa, hiçbirşey diyemezsiniz. Fabio Capello yarın bu yüzden işsiz kalırsa, Larrionda’nın kör/art niyetli/dikkati dağılmış (yorum sizin) yardımcısının katkısı büyük.

Almanya – İngiltere maçının İngiliz kanadıyla ilgili söylenecek şeyler bundan ibaret. Bunun dışında yazacak birşey bırakmadılar. İngiltere’nin, grup maçlarındaki o bezgin hali devam etti ve karşısında genç bir takım olmasaydı yiyeceği gol 4 değil, iki katı olabilirdi. 4-1’lik sonuç bizim de yakından tanıdığımız şerefli mağlubiyetlerden biri oldu sanki. Yarın „The Sun“ „yenildik ama ezilmedik“ başlığını atar mı acaba?

İngilizlerin hangi başlıkları atacağını tahmin etmek güç değil. Larrionda ve Uruguay ile yaratıcı kelime oyunları olacaktır.

Ya Almanya?

İnanılmaz işler yapıyor şu çılgın Almanlar. Dünya Kupası yolunda önce birinci kalecini çok vahim bir olayda kaybet (Enke), ardından ikinci kalecin de sakatlansın (Adler), bu da yetmiyormuş gibi Dünya Kupası için düşündüğün oyun merkezin yok olsun (Ballack, Rolfes), yerine yedek olarak hazırladığın adamlar da sakatlığa kurban gitsin (Träsch, Westermann), Teknik Direktörün, kupa öncesi Federasyon Başkanı ile kavga edip, “sözleşmemi uzatmıyorum” desin (Löw, Zwanzinger) ve sonra sen böyle bir turnuva performansına imza at.

Bunların yaşandığı bir filmi izlesek, büyük ihtimalle senariste demediğimizi bırakmayız, “bu kadar klişe film mi olur birader” diye laf atardık ama bu senaryo, bu film gerçek ve senarist Joachim Löw’e diyecek birşey yok artık.

Almanya doğru zamanlarda, doğru işler yapıyor. 90 dakika iyi oynamıyor belki ama baskı altında kaldığında bile paniğe kapılmayıp, görevini yapmaya calışıyor. Fiziksel ve zihinsel kuvvet üst düzeyde. Löw’ün katkısını Arne Friedrich ve Miroslav Klose örneğinde anlatabiliriz. Takımıyla küme düşmüş Friedrich’e Dünya Kupası öncesi eleştiri bombadırmanı yapılırken, Löw’ün ona sahip çıkması ve defansın göbeğine yerleştirmesi önemli bir hamleydi. Schweinsteiger, Mesut gibi oyunculara rağmen Almanya’nin bu kupada en iyi oyuncusu Friedrich’dir. Per Mertesacker’in tel tel döküldüğü maçlarda, Friedrich parlıyor.

Klose, Bundesliga’da tek bir gol atarken, “bu adamı Dünya Kupası’na götürme, Jogi” başlıkları atılmıştı. Löw ise bunlara kulak asmayıp, “Miro takımın lideri, onsuz olmaz” dedi ve Gomez, Kiessling, Cacau gibi oyunculara rağmen tekrar ilk11’de tuttu. 2006 yılından beri kulüp düzeyinde herhangi bir varlık gösteremeyen Lukas Podolski’nin hikayesi de buna benzer nitelikte.

Bu saatten sonra Almanya’nın yolu finale kadar çıkarsa, hiç şaşırmam. 2006 Dünya Kupası ile çok benzer noktalar daha Dünya Kupası’nın öncesinde vardı, hala devam ediyor. Mart 2006'da Floransa'da, İtalya'ya 4-1 yenilen Almanya'da, Teknik Direktör Jürgen Klinsmann'ın geleceği tartışılıyordu, takımın formu çok düşüktü ve sistem konusunda bir kargaşa yaşanıyordu.

Mart 2010’da ise Almanlar bu sefer Arjantin’e kendi evinde 1-0 yenilip, Teknik Direktör ve takım tartışılıyordu ama iki kupada da Almanya gerçek yüzünü gösterdi ve başarılı oldu. Ne ilginçtir ki, 2006’da da, büyük ihtimalle 2010’da da çeyrek finalindeki rakip Arjantin oldu. Bu filmin sonunu çok merak ediyorum…

http://ntvspor.net/yazar/fatih-demireli/73/serefli-maglubiyet

23 Haziran 2010 Çarşamba

Bundesliga Dedikoduları

Schalke ilk sağlam transferini yaptı ve Stuttgart'ın futbol patronu Horst Heldt'i getirdi. Magath'ın Stuttgart'tan eski öğrencisi olan Heldt, Stuttgart'da hem menajerlik, hemde yöneticilik yapıyordu. Magath, Heldt'i geçtiğimiz dönemde Wolfsburg'a da getirmek istemişti. Şimdi başardı. Schalke ve Magath adına önemli bir hamle.
***
Bayern Münih antrenmanlara başladı. Dünya Kupası'na gitmeyen A takımdan 10 oyuncu, gerisi ikinci takımdan kurulu bir kadro 4 Temmuz'a kadar antrenman yapıp, tekrar 10 gün tatil yapacak. Daha sonra iki etap daha olacak. Üçüncü etapta Dünya Kupası'ndan dönen oyuncularda olacak. Bu arada Christian Lell, Hertha Berlin'e transfer oluyor.
***
Michael Ballack, Bundesliga'ya dönüyor. Bir iki hafta içinde de takımı açıklanacak. İlk etapta Hamburg, Bremen ve Schalke gibi kulüplerde yarışın içindeydi, ancak finale Leverkusen ve Wolfsburg kaldı. Leverkusen'in ağır bastığını söylemek yanlış olmaz. Ballack'ın eski kulübü ile ilişkileri üst düzeyde, ayrıca Rudi Völler faktörü de var. Wolfsburg'un bu sezon Avrupa Kupalarına katılmaması da başka bir faktör. Wolfsburg'un tek artısı sunduğu teklif, Leverkusen'den maddi anlamda daha iyi.
***
Boşta kalan Timo Hildebrand, St. Pauli ile görüştü, ancak Bundesliga'ya çıkan bu kulüp, Köln'de Mondragon'un yedeği olan Thomas Kessler'i tercih etti. Hildebrand'ın şimdi Köln'de gündeme gelmesi bekleniyor. Stuttgart'tan sonra önce Valencia sonra da Hoffenheim tecrübeleri kötü geçti. Milli Takım'in yanından bile geçmiyor artık...

15 Haziran 2010 Salı

Bernd Schuster: "Robinho'yu her teknik direktör ister!"

Beşiktaş’ın yeni Teknik Direktörü Bernd Schuster transferinden sonra ilk röportajını SPOX.com’a verdi. Beşiktaş’a „evet“ demesindeki etkenler, Beşiktaş’ın transfer ettiği Ricardo Quaresma ve gündemde olan Robinho hakkında çarpıcı açıklamalarda bulunan Schuster, Beşiktaş Baskanı Yıldırım Demirören ile 4 hafta önce görüşmelere başladığını açıkadı.

Bernd Schuster’in açıklamaları:

Beşiktaş’a transferi: „Beşiktaş büyük ve uluslararası platformda önemli bir kulüp. Yönetimi, gelecekle ilgili düşünceleri ve şehir itibariyle herşey olumlu. Başkan Yıldırım Demirören 4 hafta önce şahsen benimle irtibata geçti.“

Beşiktaş hakkında bilgileri: „Başkan ile ilk görüşmelerden itibaren kulüp hakkında ve özellikle de kadro hakkında bilgiler edinmeye başladım. Saatlerce Video analizi yaptım ve takımımla tanışmak için çok seviniyorum.“

Ernst ve Fink gibi Alman oyuncuların kadroda olması: „Beni tek ilgilendiren şey, bir oyuncun felsefeme uyup uymaması ve takım oyununa uyumu. Bütün oyuncuları izleyeceğim, herkesi gözden geçireceğim. Kimsenin yeri garanti değil ve herkese şans vereceğim.“

Robinho ve Hilbert transferi: „Robinho, Dünya’nın en iyi oyuncularından birtanesi ve ayrıca çok iyi bir çocuk. Her Teknik Direktör Robinho gibi bir oyuncuyu ister. Transferler ve Hilbert hakkında çok fazla konuşmak istemiyorum ama bir gerçek var ki, hedeflerimize ulaşmak için birşeyler yapmamız lazım.“

Ricardo Quaresma: „Ricardo çok yönlü bir oyuncu. İki ayağını da kullanabiliyor ve orta sahanın sağında veya solunda görev yapabiliyor. Uluslararası tecrübeye sahip, Dünya’nın en ünlü kulüplerinde oynadı. En iyi futbol yaşında.”

Beşiktaş taraftarı: “Bende onlar gibi heyecanlıyım. Beşiktaş’ın başarılı olması için elimden geleni yapacağım. Umarım Beşiktaş taraftarı sabırlı olur. Onların desteğine ihtiyacımız var. İnönü Stadı bizim kalemiz olacak.“

Daum’dan bilgi alması: „Kimseye danışmadım, kimseden bilgi almadım. Bilgileri kendim toplayacağım. İlk antremanları iple çekiyorum, olumlu ve olumsuz yanlarımızı göreceğim. Ayrıca Teknik Kadromuz çok deneyimli bir ekip.“

Türk Futbolu: „Süper Lig’de çok büyük kulüpler ve çok iyi oyuncular var. Türk Milli Takımı Euro 2008’de Almanya’ya çok şanssız bir şekilde yenilip, yarı finalde elendi. Dünya Kupası’nda olmaması onların gerçek gücünü göstermez. Umuyorum Beşiktaş ile Avrupa Ligi’ne katilip, Türk Futbolunu başarılı bir şekilde temsil ederiz.“

14 Haziran 2010 Pazartesi

Bu işi uzatmayalım, kupayı Almanlara verelim...


"Dünya, bu işi uzatmayalım hiç. Kupamızı verin, biz gidelim." Maçın bitimine az bir süre kala Alman arkadaşımın gönderdiği bu mesaj, Almanların ruh halini çok iyi anlatıyor. Yaşanan sakatlıklar sonrası gerilen, sıkılan ve ilk koydukları kupa hedefinden uzaklaşan Almanlar, Avustralya'yi 4-0 yenerek bütün endişe ve korkulardan kurtuldular bir çırpıda.

Eli ayağı dolaşan ve ne yaptığını bilmeyen Avustralya Milli Takımı karşısında beklenmedik bir şekilde çok iyi bir oyun vardı sahada. Euro 2008'deki Portekiz maçında ilk kez uygulanan ve o günden beri hiç değişmeyen 4-2-3-1 düzeni, Joachim Löw'ün seçtiği son isimler ile çok daha iyi işler bir hale geldi. Miroslav Klose'nın arkasında Lukas Podolski, Thomas Müller ve Mesut Özıl gibi üç gezgin ve yaratıcı isim, Almanya'nin oyununa çok fazla yaratıcılık ve ofansif güç katıyor.

Özellikle Mesut'un oyunu gerçekten olağanüstüydü. İlk kez beraber oynadığı Thomas Müller ile uyumu göz kamaştırdı. Tarihin en genç Milli Takımı ile sahaya çıkan Almanlar, yıllarca birlikte oynuyor gibiydi. Ancak bu ortaya çıkan sonucun bir tarafta tehlikeli olduğunu da söylemek lazım. Son derece zayıf Avustralya karşısında oynanan oyun göze hoş gelse de, daha diri ve güclü Sırbistan ve Gana karşısında işler bu kadar kolay olmayacak. Bu yüzden gerçek ölçü bu maçlar olacak. Almanya'nin bu gruptan çıkacağına zaten inanıyorduk, yine de çıkacaktir. Ancak hedefi - ne olursa olsun - hep kupa olan Almanya'nin bu genç takımla nerelere gieceğine dair gerçek ipuçlarını önümüzdeki haftalarda alacağız. Bu maçın öne çıkan bazı isimleri vardı:

Sami Khedira: Michael Ballack ve Simon Rolfes'in yokluğunda Bastian Schweinsteiger ile birlikte orta sahanın moderasyonunu üstlendi ve Avustralya karşısında, çok daha iyi olması beklenen Schweinsteiger'den çok daha iyi bir oyun çıkarttı. Kendisine çok güvenen ve Khedira'yı U19 Milli Takımı'ndan beri takip eden Löw'e bir kez daha doğru karar verdiğini hatırlattı.

Thomas Müller: Bir yıl önce Bundesliga'da bile hiç tanıyanı olmayan Müller'i, Louis van Gaal altyapıdan alıp A takıma monte etti. İlk etapta "Dünya Kupası onun için daha erken" diyen Löw, Bayernli oyuncuyu yinede kadrosuna aldı ve ilk maçta ilk 11'de oynattı. Piotr Trochowski'nin bu saatten sonra onu kesmesi beklenmiyor. İlk Dünya Kupası maçında ilk golünü attı. İnanilmaz olgun bir görüntü veriyor.

Mesut Özil: Mesut hakkında denilecek çok şey yok; Dünya Kupası'nın yıldızı olmaya adaydı, ilk maçta zirveye oturdu. Kendisini bir pozisyonda atması dışında kusursuz bir görüntü çizdi. Maçı anlatan Alman spiker Mesut'un Almanya'ya katkısını çok güzel anlattı: "Bildiğimiz Alman disiplini dışında lazım olan yaratıcılığı Mesut ile buluyoruz. Futbolu daha kolay hale getiriyor." Bizim Başbakanlık, Mesut'a tebrik mesajı gönderecek mi diye düşünmedim değil bir ara.

Lukas Podolski/Miroslav Klose: Zannediyorum ki bu maçı izleyip de mutlu olmayan tek Alman Uli Hoeness'tir. Bayern'e koca sezon en ufak bir katkısı olmayan Klose, Almanya Milli Formasıyla, özellikle de büyük turnuvalarda coşuyor. Yine Dani Güiza'yı hatırlatan golleri kaçırsa da, attığı gol ve girdiği pozisyonlar çok önemliydi. Bunun daha vahimi Podolski için geçerli. Klose'nin kulübündeki kötü dönemi sadece bir senedir (!) devam ederken, Podolskı yaklaşık 3,4 yıldır kulüplerinde hiçbirşey oynamıyor ama Dünya ve Avrupa Kupaların büyük oyuncusu olarak tarihe geçiyor.

Bir iki laf da Avustralya için etmek lazım. Lucas Neill, oynadığı futbol ile erken tatil yapmak ve Galatasaray'da kalmak için elinden geleni yaptı. Üstün performans ile teklif alır dediğim Neill'e bu görüntüyle çok fazla bir talip çıkacağını sanmıyorum. Harry Kewell'i de özleyenler bizler, onu yine sahada göremedik. Artık yeter...

13 Haziran 2010 Pazar

God save the Green

Spox.com'da attığımız başlıktır. İlk etapta herkes gibi bende gülsem de İngilizlerin kaleci fiyaskosunun son halkasına, Rob Green'e üzülmedim değil. Yaptığı hata sonrasındaki surat ifadesi sağlıklı değildi. Bir zamanlar kafasını direklere vuran Beşiktaşlı Fevzi geldi aklıma...

10 Haziran 2010 Perşembe

"Sarı Melek" Bernd Schuster ve Beşiktaş

"Teknik Direktörlüğümün ilk yıllarıydı. Bir maçta kaybetmiştik ve otobüsle geri dönüyorduk. Yolculuğumuz boyunca yerimden kalkmadım. Mola vermiştik, herkes indi, ben hala yerimde oturuyordum. Yedi saat boyunca kımıldamadım yerimden." Beşiktaş'ın yeni Teknik Direktörü Bernd Schuster'i tanımak ve tanıtmak için belki yüzlerce örnek var, hepsi birbirinden etkileyici. "Yenilmeyi sevmiyor" derler lakabi "Sarı Melek" olan Schuster hakkında. Ilımlı bir yaklaşımdır bu, yenilmekten nefret ediyor o çünkü.

Kısa bir dönem Teknik Direktörlük yaptığı yuvası 1. FC Köln'de, futbolcularına sinirlenen ve devre arasında soyunma odasına girmeyip, fırtınalı yağmurda 15 dakika bekleyen bir isimden bahsediyoruz. Rakip takımın kazandığı bir kupa finalinden sonra sevinç gösterilerine dayanamayıp stadı terkeden bir teknik adamdan bahsettiğimiz gibi. "Aman allahım, bu adam mı Beşiktaş'ın başına geçecek" diyenleri duyar gibiyim. Bunları amatörlüğüne de yorumlayabilirsiniz, sınırsız kazanma hırsına da. İkinci şıkka yorumlayan Real Madrid yönetimi, ezeli rakipleri Atletico Madrid ve FC Barcelona'da oynayan Schuster'i, ki bu konuda İspanya'da hala tek, Teknik Direktörlüğe getirmişti iki yıl önce, hemde Fabio Capello'yu kovararak.

Hırslı ve kazanmak için varını yoğunu veren biri olduğu için, Alman devi Bayern Münih de, Teknik Direktör aradığı her dönemde onu listesine yazıyor. Ancak bugüne kadar hiç göreve getirmemesi de, Schuster'in zor bir karekter olmasıyla ilgili bir durum. Bu çekince sadece Bayern Münih için geçerli değil. Shakthar Donezk, FC Getafe, UD Levante, Real Madrid gibi kulüplerde başarılı olan Schuster, Almanya'da hiç bir zaman dikiş tutturamadı. Ne Teknik Adam olarak, ne de futbolcu olarak. Zamanın en iyi futbolcularından biri olmasına rağmen, Milli Takım'ın hiç yıldızı olmadı ve hatta 24 yaşında Milli Takımı bıraktığını açıklamıştı. "Onu hiçbir zaman anlayamadık" der her fırsatta Almanların efsanesi Franz Beckenbauer. Aslında daha doğrusu Schuster'in hiçbir zaman kendini anlatamadığıdır.

Türk Futbolunun efsanelerinden Jupp Derwall'in (onu saygıyla anıyoruz!) vefat etmeden önce verdiği röportajlarından birtanesinde Milli Takım'da hocası olduğu Schuster hakkında ilginç bir ifade kullanmıştı: "Ona daha çok yakınlık göstermem gerekiyordu. Yapmadım ve bu konuda pişmanım." Aslında "ne seninle ne de sensiz" durumu var. Çok sevildiği söylenemez ama çok büyük saygı görüyordu yeteneklerinden dolayı her zaman Schuster. Hem futbolcuyken hemde Teknik Direktörken. İmza attırdığı yeni hocasını tanıtırken, zamanın Real Madrid Başkanı Ramon Calderon'un surat ifadesi sanki az önce Barcelona'yi 8-0 yenmiş gibiydi. Aynı şekilde Donezk'in Roman Abramovich'i Rinat Ahmedov da Schuster'i "ünlü alman uzmanı" olarak tanıtmıştı, ancak ligde şampiyonluk şansı kaybolunca görevden almıştı. "Mükemmel futbol oynamak istiyoruz" iddiasıyla gelen Schuster göze hoş gelen futbol oynatsa da, bu Şampiyonlar Ligi'nde başarı hedefleyen Ahmedov'un için yeterli değildi.

Soru şimdi şudur: Beşiktaşlılar, Bernd Schuster ile mutlu olabilecek mi? Bu öncelikle Beşiktaş yönetiminin elinde. Bunda kastım "Schuster'e 50 Milyonluk transfer bütçesi ayırın" değildir. Schuster'in de böyle bir talebi olacağını zannetmiyorum. Zamanında "Cristiano Ronaldo'ya ihtiyacım yok" diyebilen Schuster'in, Beşiktaş'tan imkansızları istemeyecektir. Ancak Beşiktaş yönetimi, eğer başarılı olmak istiyorsa, Schuster'i anlamayı öğrenmeli. Mutlaka gelecek olan sert çıkışlarını iyi anlamalı, kimyasını çözmeli ve arada bir sırtını sıvazlamalı.
Tıpkı Derwall'in söylediği gibi. "Hoca, şu adamı oynat" denmemeli, basınla hiçbir zaman iyi ilişkeleri olmayan Schuster'i korumalı.

Ilk etapta açıklanan altı hocadan en iyi tercih tabii ki Felix Magath olurdu tabii ki, ancak Bernd Schuster'in yapısı itibariyle Beşiktaş'ta mutlu olacağı ve camiaya kısa zamanda ayak uyduracağını zannediyorum.